people

TUZAK

Asya´da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır.

Hindistancevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz.
Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır.

Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbirşey yoktur. Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir.

Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken, elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak, özgürleşmektir.

YÜK VE YOL

Hamalsan iki şey önemli oluyor senin için: Yük ve yol...

Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen, ücret mevzu bahis oluyor.  Aksi olursa, cereme çekiyorsun! Bunu düşünüyordum. Yanımdaki hamalla yola çıktık.
İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği...
Sırtımdaki bavullar kaydı. Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım...
Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı.
Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim.  Sonra koluma girerek;  "Hadi kalk, dedi.  Bana yaslan.   Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz." Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları  iyi geldi bana.

"Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek

istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda...  Yolda gördüğümüz saçılmış   kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara ait...Halbuki bir yükü "taşımak"  bizim işimiz, "altında ezilmek"  değil!.. Unutma ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem. Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın  içinde de sakın yük taşıma... Akşamları bırak ve hafifle...  Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü.  Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil.  Çünkü , yarınlarda bizi bekleyenler var,  taşıdıklarımızı bekleyenler var...”  Gerçek şu ki, hepimiz şu hayatın hamallarıyız. Yüklerimizi en doğru şekilde taşımak ve hayatın altında ezilmemek dileklerimle. ..

Ahmet KEKE

EGONUN KABUĞUNU KIRMAK

Bana gelip aşktan korktuğunu söyleyen insanların sayısının çokluğu beni her zaman şaşırtmıştır. Aşk korkusu nedir? Bunun nedeni birisini gerçekten sevdiğinde egonun eriyip kaybolmaya başlamasıdır. Ego ile birlikte sevemezsin, ego bir engele dönüşür. Ve sen kendinle diğer kişi arasındaki engeli kaldırmak istediğinde ego, "Bunun sonu ölüm olacak, dikkat et!" der.

Egonun ölümü senin ölümün değildir, egonun ölümü gerçekte senin yaşam olasılığındır. Ego sadece senin etrafındaki ölü bir kabuktur, o kırılıp atılmalıdır. O varlığa doğal bir şekilde erişir; tıpkı bir seyyahın elbiselerinin, bedeninin üzerine tozları toplaması gibidir. Ve o bu tozdan kurtulmak için yıkanmak zorundadır. Biz zaman içerisinde ilerlerken tecrübelerimizin, sahip olduğumuz bilginin, yaşamış olduğumuz hayatın, geçmişin tozunu toplarız. Bu toz egoya dönüşür. O birikir ve kırılıp atılması gereken etrafındaki bir kabuğa dönüşür. Kişi her gün, aslında her an yıkanmak zorundadır. Böylelikle bu kabuk asla bir hapishaneye dönüşmez.

Egonun nereden geldiğini, köklerini anlamak faydalı olacaktır.

Bir çocuk, özellikle insan evladı doğar ve mutlak surette çaresizdir. O başkalarının yardımı olmadan hayatta kalamaz. Hayvanların, ağaçların, kuşların yavrularının pek çoğu anne babası olmaksızın, toplum olmaksızın, aile olmaksızın hayatta kalabilir. Arada bir yardıma ihtiyaç duyulsa da bu çok küçük bir şeydir; birkaç gün en fazla birkaç ay. Ancak insan evladı öylesine çaresizdir ki başkalarına yıllar boyunca bağımlı kalmak zorundadır. Köklerin aranması gereken yer burasıdır. Niçin çaresizlik insan egosunu yaratır? Çocuk çaresizdir, başkalarına bağımlıdır ama ancak çocuğun cahil zihni bu bağımlılığı sanki kendisi dünyanın merkeziymiş gibi yorumlar. Çocuk, "Ne zaman ağlarsam annem hemen koşar, ne zaman acıksam sadece bir işaret vermeliyim ve meme bana verilir. Ne zaman altım ıslansa sadece azıcık bağırmak ve birisi gelir ve elbiselerimi değiştirir" diye düşünür. Çocuk bir imparator gibi yaşar. Aslında o kesinlikle çaresizdir ve bağımlıdır ve anne baba, aile ve onun bakıcıları onun hayatta kalmasına hep birlikte yardım ediyorlar. Onlar çocuğa bağımlı değildir, çocuk onlara bağımlıdır. Ancak çocuğun zihni bunu, sanki o dünyanın merkeziymiş gibi algılar. Sanki tüm dünya onun için varmış gibi yorumlar. Ve çocuğun dünyası elbette başlangıçta çok küçüktür. O anne, bakıcı ve kenarda duran babadan oluşur; çocuğun tüm dünyası budur. Bu insanlar çocuğu sever ve çocuk giderek daha çok ve daha çok egoist hale gelir. O kendisini varoluşun tam merkezinde hisseder ve bu şekilde ego yaratılır. Bağımlılık ve çaresizlik aracılığıyla ego yaratılır. Aslında çocuğun gerçek durumu düşündüğünün tam tersidir, böylesi bir egoyu yaratmak için gerçek bir neden yoktur. Ancak çocuk tamamıyla cahildir, o bu şeyin karmaşıklığını anlayabilecek kapasitede değildir. O çaresiz olduğunu bilemez, o diktatör olduğunu düşünür. Ve sonra tüm hayatı boyunca diktatör olarak kalmaya çalışacaktır. O bir Napolyon, bir İskender, bir Adolf Hitler haline gelecektir; senin başkanlarının, başbakanlarının, diktatörlerinin hepsi çocukturlar. Onlar çocukken tecrübe ettikleri şeyin aynısını elde etmeye çalışıyorlar; onlar tüm varoluşun merkezi olmak istiyorlar. Onlarla birlikte dünya yaşamalı ve ölmelidir; tüm dünya onların çeperidir ve kendileri de onun merkezidir; yaşamın anlamının ta kendisi onların içinde gizlidir.

Çocuk elbette doğal olarak bu yorumun doğru olduğunu görür çünkü annesi ona baktığında annenin gözlerinde onun hayatının anlamı olduğunu görür. Baba eve geldiğinde çocuk babanın hayatının anlamının kendisi olduğunu hisseder. Bu üç ya da dört yıl sürer. Ve hayatın başlangıcındaki yıllar en önemli yıllardır; bir kimsenin hayatında asla aynı potansiyele sahip bir zaman olmayacaktır.

Psikologlar ilk dört yıldan sonra çocuğun neredeyse tamamlandığını söylüyorlar. Tüm kalıp sabitlenir; hayatın geri kalanının tümünde farklı durumlarda aynı kalıbı tekrarlayacaksın. Ve yedi yaşına doğru çocuk, tüm tavırlarını doğrulamıştır, onun egosu yerleşmiştir. Artık o dünyanın içine girer. Ve o zaman her yerde sorunlarla karşılaşır, milyonlarca problem. Bir kez sen aile çemberinin dışına çıktığında sorunlar ortaya çıkacaktır; çünkü hiç kimse seni annenin babanın umursadığı gibi umursamaz, hiç kimse seni babanın seni düşündüğü kadar düşünmez. Aslında her yerde sen kayıtsızlıkla karşılaşırsın ve ego incinir.

Ancak artık kalıp yerleşmiştir. Bu incitici olsun ya da olmasın çocuk kalıbı değiştiremez; o artık varlığına damga vurmuştur. O diğer çocuklarla oynayacaktır ve onlara hükmetmeye çalışacaktır. O okula gidecektir ve tahakküm etmeye, sınıfında birinci olmaya, en önemli öğrenci olmaya çalışacaktır. O üstün olduğuna inanabilir ama diğer çocukların da aynı şekilde inanca sahip olduğunu görür. Çatışma vardır, egolar vardır, kavga vardır, mücadele vardır.

O zaman bu hayatın tüm hikâyesi halini alır: Etrafında tıpkı senin gibi milyonlarca ego vardır ve herkes zenginlik, iktidar, politika, bilgi, kudret, yalanlar, ikiyüzlülükler, gösteriş aracılığıyla kontrol etmeye, tahakküm etmeye, avantajlı hale gelmeye çalışıyor. Dinde ve ahlakta bile herkes hükmetmeye, tüm dünyanın geri kalanına, "Dünyanın merkezi benim" diye göstermeye çalışıyor.

İnsanlar arasındaki sorunların kökeni budur. Bu kavram yüzünden sen her zaman için biri ya da diğeri ile mücadele ve çatışma halindesin. Başkaları senin düşmanın olduğu için değil; diğer herkes de tıpkı senin gibidir, aynı teknededir. Diğer herkes için durum aynıdır; onlar da aynı şekilde yetiştirilmişlerdir.

Batı'da, çocuklar anneleri ve babaları olmadan yetiştirilmediği sürece dünyanın asla huzur bulamayacağını iddia eden belirli bir psikanaliz okulu vardır. Onlara desteklemiyorum çünkü o zaman çocuklar herhangi bir şekilde asla yetişmeyecektir. Bu psikologların iddialarında doğru olan bir şey vardır ama bu çok tehlikeli bir fikirdir. Çünkü çocuklar bakım evlerinde anne ve babalar olmaksızın, hiç sevgi olmaksızın, mutlak bir kayıtsızlıkla yetiştirilirlerse onların ego ile ilgili problemleri olmayabilir ama onların belki de daha çok zarar verecek, daha tehlikeli olan problemleri olacaktır.

Eğer çocuk tam bir kayıtsızlıkla yetişirse onun bir merkezi olmayacaktır. O kim olduğunu bilmeyen bir karmaşa, şekilsiz bir karmaşa olacaktır. Onun herhangi bir kimliği olmayacaktır. Korkak, ürkek… o korku olmaksızın tek bir adım bile atamayacaktır çünkü onu hiç kimse sevmemiştir. Elbette ego olmayacaktır ama o olmadan onun hiçbir merkezi olmayacaktır. O bir buda haline gelmeyecektir, o sadece sakatlanmış ve donuklaşmış olacak, her zaman korku hissedecektir. Sevgi seni korkusuz hissettirebilmek, kabullenildiğini, faydasız olmadığını, çöplüğe bırakılamayacağını hissettirmek için gereklidir. Eğer çocuklar sevginin eksik olduğu bir durumda yetiştirilirse onların egoları olmayacaktır bu doğru. Onların yaşamında çok fazla mücadele ve kavga olmayacaktır. Ancak onlar kendileri için kendi haklarını savunamayacaklardır. Onlar her zaman uçuş halinde olacak, herkesten kaçacak, kendi varlıklarının içinde gizleneceklerdir. Onlar budalar haline gelmeyecektir, onlar yaşam enerjisi ile ışıldamayacaklardır, onlar merkezlenmiş, huzurlu, yuvalarında olmayacaklardır. Onlar basitçe egzantrik, merkezin dışında olacaktır. Bu da iyi bir durum olmayacaktır.

Dolayısıyla bu psikologları desteklemiyorum. Onların yaklaşımı insanlar değil, robotlar yaratacaktır. Ve elbette robotların problemleri olmayacaktır. Ya da onlar daha çok hayvanlara benzeyen insanlar yaratabilir. Daha az kaygı, daha az ülser, daha az kanser olacaktır. Ancak bu bilinçte daha yüksek zirvelere doğru gelişememen anlamına geldiği zaman elde etmeye değmez. Tersine sen aşağı doğru düşeceksin, o bir gerileme olacaktır. Elbette sen bir hayvana dönüşürsen daha az ıstırap olacaktır çünkü daha az bilinç olacaktır. Ve şayet sen bir taş, bir kaya haline gelirsen hiçbir kaygı olmayacaktır çünkü içerde kaygı hissedecek, ıstırap duyacak bir kimse olmayacaktır. Ancak bunu elde etmeye değmez. Kişi bir taş gibi değil bir tanrı gibi olmalıdır. Ve ben bunu derken mutlak bilince sahip olmayı ve yine de hiçbir kaygı, hiçbir endişe, hiçbir problem olmamasını; hayattan kuşlar gibi keyif almayı, hayatı kuşlar gibi kutlamayı, kuşlar gibi şarkı söylemeyi ifade ediyorum: Gerileme ile değil, bilincin en ideal şekilde gelişmesi aracılığıyla.

Çocuk bir ego edinir; bu doğaldır, bununla ilgili hiçbir şey yapılamaz. Kişi bunu kabul etmek zorundadır. Ancak sonrasında, onu taşımaya devam etmenin bir gereği yoktur. Ego başlangıçta çocuğun kabul edildiğini, sevildiğini, buyur edildiğini —davet edilmiş bir misafir olduğunu, bir kaza olmadığını— hissetmesi için gereklidir. Baba, anne, aile ve çocuğun etrafındaki sıcaklık onun güçlenmesine, köklenmesine, topraklanmasına yardım eder. Buna ihtiyaç vardır, ego ona korunma sağlar; o iyidir, o tıpkı bir tohumun kabuğu gibidir. Ancak kabuk nihai şey haline gelmemelidir aksi takdirde tohum ölecektir. Korunma çok uzun sürebilir, o zaman o bir hapishaneye dönüşür. Korunma, korunmaya ihtiyaç duyulduğu sürece kalmalıdır ve tohumun sert kabuğunun toprağın içinde ölme zamanı geldiğinde o doğal bir şekilde ölmelidir. Böylece tohum çiçeklenir ve yaşam doğabilir. Ego sadece koruyucu bir kabuktur; çocuk ona ihtiyaç duyar çünkü o çaresizdir. Çocuk ona ihtiyaç duyar o zayıftır. Çocuk ona ihtiyaç duyar çünkü o korunmasızdır ve etrafında milyonlarca etki vardır. Onun bir korunmaya, bir yuvaya, bir temele ihtiyacı vardır. Tüm dünya kayıtsız olabilir ama o her zaman için yuvasına doğru bakabilir ve oradan önem kazanabilir.

Ancak önemlilikle birlikte ego gelir. Çocuk egoist hale dönüşür ve bu ego ile birlikte yüzleştiğin tüm problemler ortaya çıkar. Bu ego senin âşık olmanı engelleyecektir. Bu ego herkesin sana boyun eğmesini ister; o senin hiç kimseye teslim olmana izin vermeyecektir. Ve aşk sadece sen teslim olduğunda gerçekleşir. Başka birisini teslim olmaya zorladığında bu mahvedici, nefret uyandırıcı bir şeydir. O aşk değildir. Ve şayet aşk yoksa yaşamında sıcaklık olmayacak, onun içinde hiç şiir olmayacaktır. O düzyazı olabilir, matematik, mantık, rasyonellik olabilir. Ancak kişi şiir olmadan nasıl yaşayabilir. Düzyazı iyidir, rasyonalite iyidir, kullanışlıdır, gereklidir. Fakat yalnızca mantık ve sebep-sonuç şeklinde yaşamak asla bir kutlama olamaz, asla bir bayram olamaz. Ve yaşam bir bayram olmadığında sıkıcıdır. Şiire ihtiyaç vardır. Ancak şiir için senin teslim olmana ihtiyaç vardır. Bu egoyu fırlatmana ihtiyaç vardır. Eğer bunu yapabilirsen, eğer onu bir anlığına dahi bir kenara koyabilirsen yaşamın güzel olanı, ilahi olanı tatmış olacaktır.

Şiir olmadan sen gerçekten yaşayamazsın, sen sadece var olursun. Aşk şiirdir. Ve aşk mümkün değilse sen nasıl dua ile dolup taşacak, meditasyon halinde, farkında olacaksın? Bu neredeyse imkânsız hale gelir. Ve dingin bir farkındalık olmadığında sen yalnızca bir beden olarak kalacaksın; sen asla en derindeki ruhun farkına varamayacaksın. Yalnızca dua ile dolup taşma halinde, derin bir meditasyon halinde ve sessizlikte sen zirvelere ulaşırsın. Bu ibadet halindeki sessizlik, bu meditasyon halindeki farkındalık tecrübelerin en yüksek zirvesidir ancak kapıyı aşk açar. Yaşam boyu süren, binlerce insan —hasta, psikolojik olarak sakatlanmış, ruhsal olarak karmaşa içinde—üzerindeki incelemelerinden sonra Carl Gustav Jung, gerçek problemi manevi olmayan, kırk yaşını aşmış tek bir psikolojik hastaya rastlamadığını söylemiştir.

Yaşamda bir ritim vardır. Ve kırklarına geldiğinde yeni bir boyut, manevi bir boyut ortaya çıkar. Eğer bunu doğru bir şekilde ele alamazsan, eğer ne yapacağını bilmiyorsan hasta olacaksın, huzursuz olacaksın. İnsanlığın tüm gelişimi bir süreklilik arz eder. Şayet bir adımı kaçırırsan o süreklilik ortadan kalkar. Çocuk egoyu edinir. Ve şayet o hiçbir zaman egoyu kenara bırakmayı öğrenmezse sevemez, hiç kimse ile rahat hissedemez. Ego sürekli olarak savaş içerisinde olacaktır. Sen sessizce oturuyor olabilirsin ama ego sürekli çatışma halindedir. Sadece tahakküm etmenin, diktatör gibi olmanın, dünyanın hâkimi olmanın yollarını araştırıyordur.

Bu her yerde sorunlar yaratır. Arkadaşlıkta, sekste, aşkta, toplumda; sen her yerde çatışma halindesindir. Hatta sana bu egoyu veren ebeveynlerle bile kavga vardır. Bir oğlun babasını affettiği çok nadirdir, bir kadının annesini affettiği çok nadirdir. Bu çok ender gerçekleşir. George Gurdjieff'in insanlarla toplandığı odada duvara asılı bir cümle vardı. Bu cümle şöyleydi: "Şayet sen annen ve babanla henüz rahat hissetmiyorsan o zaman çek git. Sana yardım edemem." Niçin? Çünkü sorun orada ortaya çıkmıştır ve orada çözümlenmelidir. Bu yüzden tüm gelenekler anne babanı sevmeni, anne babana mümkün olduğunca derin bir şekilde saygı duymanı söyler. Çünkü ego orada ortaya çıkar, toprağı odur. Onu orada çöz aksi takdirde o hiçbir yerde peşini bırakmayacaktır.

Psikanalizciler de yaptıkları tek şeyin, seni anne babanla aranda var olan problemlere geri götürüp onu bir şekilde onlarla çözmeye sevk etmek olduğu sonucuna varmışlardır. Şayet anne babanla çatışmanı çözebilirsen pek çok çatışma basitçe ortadan kalkacaktır. Çünkü onlar aynı temeldeki çatışmalara dayanmaktadır.

Örneğin babası ile rahat hissetmeyen bir erkek ofiste patronuyla da rahat hissedemez; asla, çünkü patron bir baba figürüdür. Anne babanla olan küçük çatışma senin tüm ilişkilerine yansımaya devam eder. Eğer annenle rahat değilsen karınla rahat olamazsın çünkü o kadını temsil edecektir; kadınlığın kendisi ile rahat hissedemezsin. Çünkü senin annen ilk kadındır, o ilk kadın modelidir. Nerede bir kadın varsa annen oradadır ve bu zor fark edilen ilişki devam eder.

Ego anne ve baba ile olan ilişkide doğar ve orada ele alınmalıdır. Aksi takdirde sen ağacın dallarını ve yapraklarını kesmeye devam edeceksin ve kök dokunulmadan kalacaktır. Eğer sen anne ve babanla ilişkini dengelemişsen olgunlaşmışsındır. Artık ego yoktur. Artık sen o zamanlar çaresiz olduğunu anlarsın, artık sen o zamanlar başkalarına bağımlı olduğunu, dünyanın merkezi olmadığını anlarsın. Aslında sen bütünüyle bağımlıydın; başka bir şekilde hayatta kalamazdın. Bunu anlayarak ego yavaş yavaş söner ve sen bir kez yaşamla çatışma halinde olmadığında rahat ve doğal ve gevşek hale gelirsin. O zaman yüzersin. O zaman dünya düşmanlarla dolu değildir, o bir ailedir, organik bir bütündür. Dünya sana karşı değildir, sen onunla birlikte akabilirsin. Egonun saçmalık olduğunu bularak, egonun var olmak için bir temeli olmadığını bularak, egonun cehalet içerisindeki bir yanlış anlama olduğunu, çocukça bir hayal olduğunu bularak kişi basitçe egosuz hale gelir.

Bana gelip, "Nasıl âşık olmalı, bir yolu var mı?" diye soran insanlar var. Nasıl âşık olmalı? Onlar bir yol, bir yöntem, belirli bir teknik isterler.

Onlar ne istediklerini anlamıyorlar. Âşık olmak demek artık bir yol, bir teknik, bir yöntem yok demektir. Bu yüzden ona "aşka düşmek" denir; sen artık kontrol eden değilsin, sen basitçe içine düşensin. Bu yüzden kafa merkezli insanlar aşkın gözünün kör olduğunu söyleyecektir. Aşk yegâne gözdür, yegâne görüştür ama onlar aşkın kör olduğunu söyleyecektir ve eğer sen âşıksan senin çıldırmış olduğunu düşüneceklerdir. Kafa merkezli insana bu delice gelir çünkü zihin büyük bir hükümrandır. Kontrolün yitirildiği herhangi bir durum zihin için tehlikeli görülür.

Fakat insan kalbinin bir dünyası vardır, insan varlığının ve bilincinin hiçbir tekniğin mümkün olmadığı bir dünyası vardır. Tüm teknikler madde ile mümkündür; bilinç ile hiçbir teknoloji mümkün değildir ve aslında hiçbir kontrol mümkün değildir. Bir şeyin olmasını sağlamak yahut kontrol etmeye çabalamanın ta kendisi egoistliktir.

AĞIR ÖLÜM

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler,
yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler,
tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri
ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış
yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü
gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı
bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar
şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o
işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları
yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp
vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir SABIR ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.

7 KURŞUNLA İSTİKLAL MARŞI

TURKIYE !!!
ATATURK ICIN ALLAH'A BORCLUSUN,
GERI KALAN HERSEYI DE ATATURK'E...
DANIEL DUMOULIN
İMRALIDAKİ İÇİN ÖZGÜRLÜK İSTEYENLERE VE ONLARA BU İMKANI VERENLERE
ATFOLUNUR!!!
7 KURSUNLA ISTIKLAL MARSI....
Güneydogu'nun küçük bir ilçesinde görev yapan  hakim, ilçe disindaki
lojmanindan görünen karakolun bir gecesini söyle  anlatir:
'Lojmanimizin balkonundan o karakol görünürdü.  Yaklasık bir aydir her
istihbarat kaynagindan karakolun basilacagi haberi geliyordu. Üstelik
baskinin simdiye kadar yapilanlardan çok daha Büyük  olacagi
söyleniyordu.
Yakin birliklerden timler getirildi, karakolun etrafina
mayinlar  dösendi,
agir silahlarla takviyeler yapildi ve baskin  beklenmeye
baslandi. 'En son
gelen istihbaratta baskinin saati ve  baskina  katilacak terörist
sayisi
bile veriliyordu. 22:10,  Karakol o gün basilmadi.'Bir gün sonra,
bildirilen
saatte cehennem  basladi. Balkonumuzdan izledigim dehset dolu
manzarada,
daire haline  gelmis teröristlerin, dairenin ortasina, gecenin  karanliginda
atesleri   parildayan silahlari ateslediklerini görüyordum.
Karakolun,
havan ve  roket mermilerinin patladigi yerde oldugunu biliyorduk. Tam
anlamiyla çember içine almislardi. Lojmandan ayrilip   dogruca  
jandarmanin
binasina gittik. Karakolun merkezi, telsizle,  sürekli
timlerden
durumlarini bildirmelerini istiyor; dis emniyette  bulunan
timler de bu
çagrilara cevap veriyor, havan ve uçaksavar   atesi  istedikleri
yerleri de
tarif ediyorlardi. 'Bir süre sonra telsiz konusmalari, timlerden birinin
üzerine  yogunlasti. Timden bir türlü cevap alinamiyordu. Üst üste,
defalarca cagri  yapiliyor ancak bir türlü timle irtibata
geçilemiyordu.
Konusmalari  takip eden askerler timden ümitlerini kesmislerdi. Ama bir
yandan da  çagrilar devam ediyordu. Bir saat kadar sonra, telsizden
bitkin
bir! ses duyuldu:
'Yaralilarim var, yaralilarimi alin.' Tüylerimiz diken diken
olmustu. Hemen
cevap verildi. 'Tamam Suat 3, sakin  olun, az sonar birlik çikacak. 'Ilk
yarali haberi, bu saatlerdir aranan timden  gelmisti. Tim komutani
konusurken arkadan silah sesleri  duyuluyordu. Herkes bu sözler üzerine
yorum yapiyordu. Telsizin basindaki tim  komutanlarindan biri, bu timde
sehit oldugundan emindi.  Merkezden  tekrar çagri yapildi. 'Suat 3 ,
irtibati kesme. Sakin  olun!' Cevapta  bir degişiklik olmadi :
'Yaralilarim
var. Kan kaybediyorlar. Yaralilarimi  alin!' 'Ve tam bir   buçuk
saat, beser
dakika arayla Suat 3 kodlu timle  muhabere aynen bu  sözlerle sürdü :
'Yaralilarimi alin' , 'Sakin olun, geliyoruz.
'Hepimiz o time kimsenin yardima gidemeyecegini çok  iyi biliyorduk.
Karakola düsen mermi sayisinda azalma olmuyor, aksine,  takviye alan
teröristler baskinin siddetini gittikçe arttiriyorlardi. Kimsenin, degil
karakolun disina çikmak, mevzi degistirebilecek  firsati dahi olmadigi
apaçikti. 'Bir süre sonra, Suat 3'ün telsizinden hirs dolu
kelimelerini
isittik:
'Hemen gelip yaralilarimi almazsaniz, karakola dönüp  bölügü  
tarayacagim.
'Hepimiz sok olmustuk. Hemen tabor  komutani devreye  girdi. Hemen
hemen
Ayni sözcüklerle tim komutanina sakin  olma çagrisi  yapti. Ama ise
yaramiyordu. Tim komutani 'Yaralilarimi  alin!' disinda  baska bir
sey
demiyordu. Tabur komutaninin da telsizi  birakmasiyla,  bir saat
kadar daha
tim komutanindan ses çikmadi. Birer   dakika arayla  yapilan yogun
çagrilara
cevap vermedi. Hepimiz tim komutaninin da  sehit oldugunu
düsünüyorduk. Içim
burkuluyor, basim dönüyor, tanik oldugum bu  anlardan nefret
ediyordum.
Telsizin basina tim komutaninin okuldan devre arkadasi  geldi. Son
birümitle eline mikrofonu alip, cevap beklemeden, telsizin
kodlarini
da
kullanmadan, konusmaya basladi: 'Devrem ben Hüseyin.  Geçmis olsun
devrem. Biraz daha dayan olur mu? Bak destek timleri yola çikti.
Sana
dogru   geliyorlar. Devrem aman pes etme olur mu?' 'Telsizin
mandalini
birakip beklemeye basladi. Hepimiz  Motorola  marka,duvara monteli
telsiz
cihazinin hoparlör kismina  gözlerimizi  dikmis bekliyorduk. Ve
konustu :
'Devrem, bölük  komutani nerde?' Hepimiz derin bir 'Oh!' çektik.
Telsizden,
'Izinde devrem' yaniti  verildi. Suat 3 , artik tükenen bir sesle
konusmayi
sürdürdü:
'Ne olur  yaralilarimi alin. Bende yaraliyim. 'O ana kadar
kendisinin de
yarali  oldugunu söylememisti.  Hepimiz donup kalmistik. Telsizin basindaki
devre arkadasida bu  sözü üzerine mikrofonu firlatti ve odadan çikti. Ben
kapinin hemen  esiginde ayakta duruyor,duyduklarim ve
gördüklerimle
bir  tarihe
taniklik ettigimi  düsünüyordum. 'Ben de yaraliyim' dan sonra yine
ses
kesildi. Sabaha  kadar hiç konusmadi Yüzlerce kez yapilan çagrilara cevap
vermedi.
Artik onun sehit olduguna ben de inanmistim. 'Gün  agarirken hepimiz
yorgun
düsmüs, telsizden yapilan 'Suat 3, Konusan  Suat, Cevap ver!' çagrisindan
bikmis halde bir kösede yigilmisken,  birden telsizin mandalina
basildigini
fark ettik.  Telsizden silah  sesleri geliyordu. Ve on on bes saniye
sonra
hayatim  boyunca unutamayacagim bir Istiklal Marsi dinlemeye
basladim.
Mandala sürekli  basildigi için bütün telsizlerin konusma imkani
durmustu.
'Çatismanin  altinda yarali bir tim komutaninin, makamiyla söyledigi
Istiklal  Marsi'ni dinliyordum. Gözlerim dolmustu. O ana kadar
duydugum
en  güzel Istiklal Marsi'ydi.
Birinci dörtlügü bitirdi. Ikinci dörtlükte sesi  çatallasti.
Kelimeler
uzadi. Ama marsi söylemeyi birakmadi. Bozuk bir ses  tonuyla, kendini
zorlayarak okumaya devam etti. Marsi bitirdiginde, ben de bitmistim.
Hemen
orayi terk ettim.'  Bir daha onun sesini hiç duymadim.  Toplam 22
sehidin
verildigi o baskin gecesinde, vücuduna  saplanmis 7 merminin
acisiyla
söyledigi Istiklal Marsi'ni ruhuma  isleten tim  komutaninin
ölmedigine ise
hala inanamiyorum. 'Hakimin  anilari burada sona eriyor. Iste benim Türk
subayindan anladigim budur.  Vücudunda  yedi mermi oldugu halde
makami ile
istiklal Marsi  söyleyen adamdir.
Okuyun Arkadaslar ve bu VATAN için kanlarini akitan Kahramanlarimizla
övünün, gururlanin..

Kadın ve Erkek

KADINLARI MUTLU ETME SIRLARI
01. Saçlarını okşa,
02. Yücelt,
03. Şımart,
04. Gözlerinin içine bak,
05. Geleceğe ait planlar yap,
06. Dil dök,
07. Yalvar,
08. Destek ol,
09. Yemeğe götür,
10. Alışverişe götür,
11. Tekneye bindir,
12. Güldür,
13. Zeka oyunları yap,
14. Müzik dinlet,
15. Teşvik et,
16. Teskin et,
17. Affet,
18. Hayran kal,
19. Banyosunu hazırla,
20. Güven ver,
21. Kapıyı tut,
22. Asansörde kat düğmesine bas,
23. Arabasının kapısını aç,
24. Isıt,
25. Sarıl,
26. Öp,
27. Ona hasta ol,
28. Kulağına fısılda,
29. Ayaklarına masaj yap,
30. Konsere götür,
31. Onu her yerde ve her zaman bekle,
32. Tanrıçan yap,
33. Onunla birlikte rejim yap,
34. Onunla birlikte spor yap,
35. O uyumadan uyuma,
36. O uyanmadan uyanma,


1000. Ne istediğini önceden anla,
1001. Günde yedi kez özür dile,
1002. Sürekli onu dinle,
1003. Yorganı çekince ses etme,
1004. Yorganı titretme,

6789. Spor araba al,
6790. Saat al,
6791. Yüzük al,
6792. Küpe al,
6793. Traş ol,
6794. Saç seklini değiştir,
6795. Kareli gömlek giy,
6796. Yemin et,
6797. Dayan,
6798. Katlan.

BAYANLARA...
ERKEKLERİ MUTLU ETME SIRLARI

01. Karnını doyur.

02. Televizyonun kumandasını ver.

03. Önünden çekil...

Seni Seviyorum Diyebilmek

Ne kadar kolaydır 'Seni Seviyorum'u söyleyebilmek..
Ne kadar kolaydır karşımızdakinin gözlerinin ta derinliklerine bakarken bu
sözü fısıldayıvermek.
Ne kadar kolaydır karşımızdakini sevgimize inandırıvermek.
Ne kadar kolaydır birşeylerin tıkandığı yerde 'bu olmadı, bende şansımı
başka sevgililerde denerim' diyebilmek.
Seni Seviyorum...
Aramızda kaç kişi bu sözü söylerken inanarak söylüyor?
Aramızda kaç kişi sevgiyi en gerçek ve en yalın haliyle duyumsuyor
yüreğinde?
Aramızda kaç kişi sevgisinin üzerinde menfaat tohumlarının yeşermesine
izin vermeden sevmeyi becerebiliyor?
Aramızda kaç kişi sevgisi uğruna, almadan vermeyi erdem sayıyor?
Aramızda kaç kişi sevgisini tek bir kadına/erkeğe yoğunlaştırıp, 'biri
giderse diğeriyle idare ederim' zafiyetine düşmeden besleyebiliyor?

Bizler sevmeyi yanlış öğrendik. Yanlış benimsedik.
Sevmek; sadece sevgiliyle yatakta geçirilen birkaç saat demek değildir.
Sevmek; sadece 'işte yatak dışında da birlikteyiz' deyip, sağda solda
gezinmek demek değildir.
Sevmek; sadece sevgiliyi koluna takıp, çevreye caka satmak demek değildir.
Sevmek; sadece patlamış mısır yiyerek ya da elele tutuşarak film seyretmek
değildir.
Sevmek; otomatiğe bindirilmişçesine sadece hafta içi, sadece hafta sonu,
sadece belli saatlerde buluşmak değildir.
Sevmek; 'seviyorsa beni bırakıp gitmez, giderse zaten sevmiyordur'
felsefesini savunarak sevgiyi kendi kaderine terketmek demek değildir.
Sevmek; 'O bana nasıl davranırsa, ben de ona öyle davranırım' demek de
değildir.
Sevgide yalan olmaz, rutin olmaz, menfaat olmaz, ihanet olmaz.
Sevmek; bazen hiç sebepsiz, sırf sesini duymak için aramaktır.
Sevmek; gecenin bir yarısında uyanıp 'Seni Çok Seviyorum' mesajı
yollayabilmektir.
Sevmek; hiç beklemediği bir anda, hiç birşey demeden sarılabilmek,
saçlarını okşayabilmektir.
Sevmek; zor anında yanında olduğunu hissettirebilmektir.
Sevmek; sıkıntılı zamanlarda sözle değil, özle destek olabilmektir.
Sevmek; kaybetmemek için kıyasıya mücadele edebilmektir.
Sevmek; 'tekrar tekrar ne gereği var ki' diye düşünmeden defalarca ' Seni
Seviyorum' diyebilmektir.
Sevmek; arabayı birden durdurup, köşedeki çiçekçiden bir çiçek alıp
verebilmektir.
Sevmek; hiç gereği yokken bile ona küçücükte olsa bir şey almak, onu
sevindirmek isteğidir.
Sevmek; alışkanlıklardan seve seve vazgeçebilmektir.
Sevmek; sevgisi uğruna her şeyi ayaklar altına alabilecek yüreği
taşıyabilmektir.
Sevmek; sevgisi uğruna her şeyi ayaklar altına alarak, size koşan
sevgiliye yüreğinizi açabilmektir.
Sevmek; koşullar ne olursa olsun, bir dilim ekmeği, bir meteliği
paylaşabilmektir.
Sevmek; merak etmek, merak edildiğini bilmek istemektir.
Sevmek; özlemek, özlendiğini duymak istemektir.
Sevmek; başkalarına bakmak, başka birilerini düşünmek, başkalarıyla da
gönül eğlendirmek düşüncesinin içinden gelmemesidir.
Böyle hissetmiyorsak, sevgimizi böyle yaşamıyorsak 'seviyorum' demeyelim.
Dünyada her şey bu denli kirlenmişken, bırakalım sevdalarımız temiz
kalsın.